low, low and low

Eylül'ün son günü ve ben bu boktan ayı defterime yazmak istemediğim için buradayım.

İlk gününden itibaren nefret ettim. Öylesine unutmak istediğim bir zaman ki bu, kendimden en fazla şüpheye düştüğüm, yıkıcı tüm alışkanlıkları edindiğim, hiç olmadığım kadar berbat hissettiğim. 

Nereden başlasam ki? Fırtına dindikten sonra enkaz arasında dolaşırken hissettiğim tek şey derin bir uyuşma. 

Miami'ye gitmekten vazgeçtim. Erteledim diye kandırıyorum kendimi, ama biliyorum ki bana göre bir yol değil. Gidebileceğim en uzak yere kadar kaçmama ramak kalmışken beni durduran şeyin stratejik bir kariyer hamlesinden ziyade korkaklık olduğunu kabullenemiyorum. Öyle bir köşeye sıkışmıştım ki, gerçekten yapıp yapamayacağımı düşünmeden buradan kurtulmak için bulduğum her şeye balıklama atladım.

MSRA olmasa belki cidden de giderdim. Bu yüzden gitme ihtimalinin üstünü tamamen karalamadım. Ama bir yandan da itiraf edeyim; aptalca bir karardı. Giden kızla konuşunca ve denkliği olsa orada durmayacağını anlayınca, gemide çalışmanın karada daha iyi bir seçeneği olmayanlar için olduğunu anladım.

Şüphelerim yok değil; başlangıçta yalnızca cezbine kapılsam da işin maddi kazancının belirsizliği, 7 ay boyunca gemide çalışmanın getireceği izolasyon, hafta sonları 6'şar saat dışında sürekli çalışma zorunluluğu, diğer çalışanların insafına kalmak... Kurmayı planladığım düzen için bir yapıtaşı arıyorum evet, ama bu iş bir temel olmaktan ziyade, benim dizaynı üzerinde söz sahibi olmadığım bir hilkat garabeti gibi hayatımın üzerine oturacaktı. 

Sanırım ben gitmek yerine gitme fikrini daha çok sevdim. Kendimi gemide, hiç olmadığım kadar fit ve şık, million-bucks görünümlü insanlarla hemhal olurken, Karayipler veya Bahamalar (artık hangisindeyse) boyunca uzanan beyaz kumların ve turkuaz renkli suların arasında güneşlenirken, en az benim kadar çekici olacağını düşündüğüm arkadaşlarımla liman günlerinde maceralar yaşarken hayal etmek çok kolaydı. Instagram hikayelerimi, insanların bu ne iş yapıyor diye didik didik ettiği online varlığımı, tüm o mükemmel sevgililerimi ardımda bırakıp kuzeyde, yağmurlu bir adada doktor olmak için neden acele edecektim ki?

Ama işte. Zeminim buna uygun değil. Elim sikik kadromdan olmadı (Offf hayır, kendini suçlama, o maceranın ardından en en en iyi ihtimalle 30 bin dolar kazanmış olarak dönecektin, yanına istifleyip kaçırdığın sınavın sunabileceği vaatleri uzaktan izlediğin. Üstelik aşağı yukarı aynı parayı burada Ağustos'a kadar yine biriktirebilirsin). 

Gitsem mi gitmesem mi kararsızlığı beni tüketirken bir yandan da Emre ile ilgili hislerim beni yiyordu. Birbirimize açılmanın hemen ardından yaptığı cüretkar plan huzursuz ediciydi, fazla hevesli ve hızlı. Tamam anlıyorum, belki mesafeden dolayı görüştüğümüz zamanlarda samimiyeti bir kaç seviye arttırmak belki bu tarz ilişkinlerin normali, ama benim değil. Kendimden de ondan da nefret ettiğim bir kaç hafta yaşattı bana, film gibi ilerleyen bir bağın böyle yozlaşma ihtimali. 

Yakınlaşma fikrinin böyle korkunç olmasının en büyük nedeni de dismorfi. Son bir kaç ayda hayatımdan duyduğum tatminsizlik beni aşırı yemeye ve bir parça dopamin salgılama vaadi olan her türlü boktan alışkanlığı kovalamaya itti. Yalnızlığımı, sessizliğin kulaklarımı tırmalayışını, kafamdaki fısıltıları, zaten sınırlı olan ve gün içerisinde son zerresine kadar kullandığım sabrımla baktığım hastaların seslerini susturmak için kontrol edebildiğim tek şeye tutundum: yemeye. 

Tıkanırcasına yedim. eve getirdiğim abur cubur poşetini 10 dakika içinde silip süpürdükten sonra gerisingeri klozete boşaltmak sıradan bir Pazartesi akşamı rutinine dönüştü. Sanırım bu kadar hızlı kilo aldığım başka bir dönem olmadı daha önce. Saçlarım matlaştı, cildim karardı ve vücudum içinde rahat edemeyeceğim bir hal aldı. Yine de yemeye devam ettim, açlık ruhumda sanki, bir kukla gibi emrinde dolaşıyorum. Midemde değil kazıntı hissi, eğer fiziksel hissettiğim tek bir işaret varsa o da bağırsaklarımın ve midemin gerilerek arttırdığı basınçtan dolayı hissettiğim karın ağrısı. Açlık ruhumda, zihnimde, ağzımda, parmak uçlarımda, gözlerimde; delicesine tıkınacağı bir sonraki ödülün peşinde. 

Bir yıl öncesi ile bugün aramda olan 6 kiloluk farkın tek sebebi durmadan yemek değil. Beni buna iten nedenleri anlamadan, kendime şefkatle yaklaşmadan durumu çözemem. Başlangıç noktası tiksinti olursa nasıl daha iyisi için çabalarım ki? Nefretle neyi düzeltebilir insan? İçimdeki boşluk neyi yesem de dolmuyor.

Dün geceyi biraz daha bilinçli olmaya ve iç sesimi duymaya çalışarak geçirdim. Uzun zaman sonra ilk kez bana yaktıracağı kaloriyi düşünmeden yoga yaptım, güzel bir banyo yaptım, görece erken uyumayı denedim. Sabah her zamankinden daha az bir nefretle uyandığımı hayretle fark ettim.

İşe gelmek, varış noktamın bu allahın cezası giriş katı olduğunu bilmek günü otomatik olarak sevimsiz başlatıyor. Yataktan kazıyorum kendimi adeta. Bir sonraki sabah yine orada olacağımı bilmenin huzursuzluğuyla yarım yamalak daldığım uyku ne zihnimi ne de bedenimi dinlendiriyor, her sabah bir arbededen çıkmışçasına yorgun uyanıyorum. 

Aynı korkunç kıyafetleri giyinmiş, akıcı tek bir cümle kurabilip derdini anlatmayı beceremeyen, aptallıklarını simgeleyen açık ağızlarının oluşturduğu mide bulandırıcı ifadeyle yüzüme bakakalan ve böcek gibi yaşadıkları gerçeğini görmeden benden medet uman hastalardan nefret ediyorum. 27 yaşımı bu şehirde geçirdiğime inanamıyorum. 

Hoş, daha iyisini hak ettiğime de inanmıyorum. Dibine kadar hissediyorum değersizliğimi, yalnızca bir sayıdan ibaret varlığımı. Kendime bunu ispatlamak için ortadan kaybolma numaraları çekiyorum.

Eylül'den bahsedelim. İlk gününün Pazartesi'ye geldiği, mükemmel bir başlangıç noktasına gebe Eylül'ü. Bursa'da boş geçirdiğim kısmı hafiften bunaltıcıydı. Endişelerimden odaklanamadım biraz da. GMC için yollanacak belgeleri ömrümü yiyen fakültenin bir türlü hazırlayamadığı, Ekim ayında istifa edip Gevaş'a dönme ihtimalleriyle boğuştuğum zamanlar. Anneannemin epey yaşlandığını ve eskisi gibi olmadığını acıyla fark etmek.

Bozcaada çok güzeldi. Muhteşem manzaralar gördüm, en iyi arkadaşımın annesiyle roadtrip yaptık. Harika bir günbatımını dolunaya denk getirdik. Güzel şaraplar içtim, dondurmalar yedim, kaldırım taşlı dar sokaklarda yürüdüm. Arkadaşlarımı görmek ve yaşadıkları hayatın benimkiyle olan bariz farkları canımı sıktı gerçi. Burada, orta ölçekli durgun bir doğu şehrinde yaşarken onlarınki kadar imkanımın ve anlatacak hikayemin olmaması hafiften keyfimi kaçırdı.

Ardından İstanbul. Hala ısınamadığım dövmemi yaptırışım. Dizaynın içime sinmemesinin yanı sıra, ardındaki anlamın gereksizce iddialı olduğu hissine kapıldım, özellikle de dövmeye ilham olan arkadaşlarımın son aylarda kendimden şüpheye düşmemde ve yalnızlaşmamda aldıkları rolü anımsayınca. Yine de dövmeyi yaptırdığım yer, Suadiye'de dolanışım, yetiştiğim sokakları arşınlayışım terapötikti, bir şeyleri tamir edermiş gibi. Kulağımda Victorious çimlerinde otururken izlediğim grubun şarkılarıyla, 13 yaşındaki Helin'in önünde sonsuz ihtimallerin uzandığı geleceği için bir şans yaratmaya çalıştığı yollarda gezindim. Aynı gözlerle bakmaya, o çocuksu heyecanıma ulaşmaya çalıştım. Ama bunun için artık fazlasıyla yaşlıyım. 

Bir de fazlasıyla hasarlı. Kurtulamadığım bir araba gibi, tak rak da olsa bununla yol almak zorundayım.

Dört gözle beklediğim Franz Ferdinand konserine gitmeyip Ali'nin evinde Muhteşem Yüzyıl izlemeyi tercih ettim. Nedense bu daha uygun geldi, anksiyeteden değil de yorgunluktan bir seçim yaptım sadece. Ayrıca sızlayan dövmem dikkatimi dağıtırdı kesin, bir şey anlamazdım müzikten (ya da en azından kendimi inandırdığım yalan buydu). 

Sonrası rezalet bir yolculukla Erciş'e geri dönmemden ibaret. İki haftadır değişen pek bir şey yok, buradan ayrılma planları yapıyorum sadece. Nereye gitsem, sınava nasıl çalışsam emin değilim. Bu ASM beni çok bunaltıyor ama evdeki özgürlüğümü Van'da bulamam. Tek başıma tüm yanlış kararları verdiğim bir evde de ne kadar gelişebilirim meçhul, şu anki halim bunun tam tersinin olacağının habercisi. Çocuk gibi kuralsızca yaşıyorum. ASM içerisindeki izolasyonum ve gün içerisinde iletişim kurduğum kişilerin kalitesizliği de berbat hissettiriyor, içine doğru konuşan ve söylediklerinden bir bok anlamadığım vasıfsız meslektaşım beni en çok çileden çıkaran kişi. 

Böyle işte. Daha az edebi bir dil kullansam da olurmuş. Neden böyle yazdığımı bilmiyorum. Cümlelerimi habire düzeltip durdum, huyum olmamasına rağmen. Gerçi boktan cümleler kurdum, anlam bütünlüğünün olmayışı sürekli düzenleme yapmamı gerektirdi. Kendi zihnimde de, konuşurken de anlamlı olmayan cümleler kuruyorum çünkü, kafam öyle dağınık ki. Defterime yazmaya dönmem ve Londra anılarını aktarmam lazım. Belki o zamanları beynimde de olsa yeniden yaşayabilmek iyi gelir. Ayrıca sanırım bana bir meşgale de lazım, hatta epeyce. Kariyerimde çakıldığım noktadan da çıkmam gerek. Tüm günü kalitesiz bir sandalyede oturarak geçirmek yerine hastanede olmayı yeğlerim. Umarım İngiltere'de yakın zamanda bulabileceğim bir iş olur, çok zor artık ama beni kurtaracak şey bu. 

VE EYLÜL DE BİTTİ. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

i want it all, i just can't figure it out

midnight blue citrus