out of all the demons i've encountered, you were the most dangerous

 Bitti. 

Sanırım post-break up 3. günde ilişkim hakkında daha objektif bir şekilde yazmaya başlayabilirim. Kafamı bulandırmadan, hikayeye koyulan noktanın ardından. 

İlk ilişkim, ilk sevgilim. Aynadaki çarpık yansımam, yerin altındaki paralelim, gölgem. Sana aşıktım; kimseye olmadığım kadar, ancak bu dahi kinimin gözlerimi kırmızıya boyamasını engelleyemedi. Senden alacağım intikamın hayali birlikte inşa edebileceğimiz geleceğin hayalinden daha belirgindi zihnimde. 

Kartlarım açık değildi, onunkiler de. İlk andan itibaren, birbirimize olan güvensizliğimiz öyle açıktı ki. Onu kıracağımdan, bana bağlanmasının pişmanlık getireceğinden çok emindi, ben de aynı şekilde tabi. İlk hamleyi yapan o oldu diye mi bu kaybetmişlik duygusu? 

Aklımdaki her şeyi yazacağım, tüm detaylarla.

Nasıl bu kadar hızlı başladı peki? Ondan bahsedeyim biraz. Aslında inisiyatif alan hep bendim. İlk mesajı atan, onu ilk öpen, elini tutan. Belki de o ilk beni arayıp eridiğinden bahsettiğinde ne bulacağımı bilmediğim o yere yürümemeliydim.

Amaan, iyi ki yürüdüm. İYİ Kİ DENEDİM. Aşkı kıyısından da olsa tattım diyebilirim.

Edremit'te geçirdiğimiz geceden anlamıştım asla uyumlu olmadığımızı. Hikayemizdeki farklılıklar tatlı bir tezat değil, iğreti bir çarpıklık oluşturuyordu. Birbirimizi tanımaya çalışırken anlatııklarımız hep eksikti, diğerinin yargılamasından duyulan korkuyla sakladık bazı şeyleri. Onun sahip olmadıklarından, benimse sahip olduklarımdan duyduğum utanç hikayemizi dürüstçe anlatmamızı engelledi. Neyse, yine de vaktin nasıl geçtiğini anlamadığım ve sonuna ufak bir buse kondurduğum date'in sonunda attığı mesaj iyi hissettirse de ona yazarak ne kadar büyük bir adım attığımı gördüm. Açıkçası korktum da biraz. Bunu yapmaya, onunla zaten yürümeyecek bir ilişkiye başlamaya hiç de hazır değildim, niyetim hayatında sorumluluk almadan kalmaktı başta. Ama o herhangi bir şekilde iletişimde kalmak istemediğinden ve arkadaşlık fikrini kesinkes reddettiğinden ya herro ya merro diye kabullendim ilişkiyi.

Gözlerinin ne kadar güzel olduğunu nasıl bilmezsin? Daha önce sadece sana alınmış bir doğum günü pastasını nasıl üflememiş olursun? Ben bu halde seni nasıl bırakırım? Şifa olamadığımı, o kudreti ellerimde tutmadığımı gördük işte, 3 haftadır geçirdiğin ataklara, alkol bağımlılığına, uyku problemine bir çare bulamadım. Aksine gördüklerim beni bunalttı, nasıl sıyrılacağımı bilmediğim bir durumun içinde buldum kendimi. Sanki birden bakmakla yükümlü olduğum bir çocuğum olmuş gibi. Bir noktadan sonra bu beni ciddi manada zorlamaya başladı, telefonlarına cevap vermekte gecikmeye başladım. 

Seninle her konuşma mental bir hazırlık gerektiriyordu. Telefonu cevapladığımda hangi Kerem'i karşımda bulacağımı bilmiyordum; sevgilimi mi, hastamı mı, palyaçoyu mu, şeytanı mı, kim bilebilirdi ki? Sen dahi bilmiyordun. Bir yerlerde olan veya bir yerlerde olması gereken tanrına yardım yakarışlarını duymak beni parçalıyordu, yaralı bir hayvan gibi iki büklüm kıvrıldığın duşakabinin içinde senden ve kafandan söküp atamadığın seslerin görünmez sahibinden başka kimse yoktu. Ben dahi yoktum, seni duysam da orada değildim. Orada olmamın da bir faydası olmazdı zaten, ataklarını engellemeyi bırak, durduramazdım bile. Naif bir hayaldi bu, sana iyi geleceğimi sanmak; hayatına çeki düzen verip beni içine koyabileceğin bir sahne hazırlama hayali.

Görüntülü aradığın her zamanda kalbimin teklemesi, açtığımda ekranda beliren yüzünle ezilmesi. Tıpkı zehirli bir gazla temas eden çiçeklerin solması gibi, gözlerinin ardındaki boşluğa bakınca yaşamın damarlarımdan çekilmesi. Elinde bir sigara olurdu genelde, sarhoş olurdun hafiften, yazdığım uyku ilaçları bir boka yaramadığından 6 tanesi çoktan midende oturuyor olurdu. Hiçbir söylememe ihtiyacın yoktu, hiçbir şey söylemene ihtiyacım yoktu. İçimde yükselen tiksintiyi bastırmaya çalışarak, dudaklarımı ısırarak, alnımı avuçlayarak yüzüne bakardım, beni bu karanlığa kendinle çekmeye hakkın yoktu. Biliyordun. Döktüğüm gözyaşlarının sana değil, kendime olduğunu. İnsanın yalnızca kendine ağladığını.

Bu yüzden bitmesi gerekiyordu işte. Yazdığım eksiler listesi yüzünden değil, tam da bu manzara yüzünden. Senin yanında olabilen kimse yoktu ki. Ne arkadaşların, ne ailen. Sorun yok, ben iyiyim, hayır teşekkür ederim. Bu cümleyle savuşturdun beni, tıpkı yardım etmek isteyen diğer herkese yaptığın gibi. Kendini sabote etmeye devam ettin.

Hayatına yeniden girdiğim için teşekkür ettin, beni sana getiren her neyse ona minnettardın. Ellerim, kokum, puslu sesim, bedenim, suratım, bakışım, zekam, cümlelerim, düşünme stilim.. Bana bakışlarının vücudumda yarattığı etki, ellerindeki ıslaklığı hissedince yaşadığın şaşkınlık. Evine doldurduğum ses, nefes. Hepsine hayrandın, ya da en azından bana söylediğin ve benim sorgulamadan inanmak istediğim buydu. 

Bir an için inanmak istedim, sende bir şeyleri değiştirebilecek etkiyi bıraktığıma, hayatını daha iyi yöne çekebileceğime. Evini bizim için bir yuvaya dönüştürebileceğime, senin için bir yuva olabileceğime. Birbirimize korkmadan gösterdiğimiz yaraları öpüp iyileştirebilmeye.

Bir an için tutkunun esiri olmanı istedim. Ailenle tanışabilirdim, neden olmasın, arkadaşlarınla tanışırdım, bir pazartesi sabahı işyerinde kahvaltı yapardık. Uzun yola çıkardık, bunu çok istemiştin. Benimle kavga etmeyi, gülmeyi, sevişmeyi istemiştin. Saçma sapan alışkanlıklarımız, rutinlerimiz olurdu. Sığınak olurduk birbirimize.

Gerçek mi diye çok kez sordum kendime; gerçekliğine inanamıyordum çünkü. Benim yanımda olmana, istediğim anda seni öpebilmeme şaşırdım. Kuşlar, kuşlar, kuşlar. Seni görünce göğsümde kanat çırpmaya başlayan kuşlar, sana bakınca gördüğüm güzel kuşlar. Yanında hissettiğim güven, kalbinin üstüne yatınca dinlediğim boğuk atımlar. Kollarını iki yandan çevremde dolayışın ,ellerimizin buluşması, okşanan parmak boğumları. Saçlarımı koklayışın, fısıldadığın özürler, verdiğin sözler. Beni bir daha kırmayacağına, bırakmayacağına, kaybetmemek için elinden geleni yapacağına dair verdiğin sözler, beni aynı binada ağlattığın sefer için dilediğin özürle tamir olan kalbim; işte en çok o anda gerçekten inanmayı diledim, bir an için inandım da.

Seni bıraktığım sabah, yol boyu direksiyonda olmayan elimi tutup öpmüştün, benim için yaktığın sigarayı dudaklarımın arasına iliştirmiştin. Profiline baktım yandan hep, arada bir hüznün gelip oturduğu bakışlarına. Bir ömür bunu yapabilirim diye düşündüm, yağmurlu bir sabah sırtını öperek seni uyandırabilirdim; Rhineland çalmadığı ve göğsümün üzerinde huzurla uyumadığın müddetçe tabi. el ele çıkardık evden. Fakülte önünde sırasıyla her iki yanağına ve en son dudağına bir öpücük bırakıp güzel gözlü sevgilimle akşam bir araya gelmek üzere vedalaşabilirdim. Senin için Van'a yerleşebilirdim, şehrimi sevebilirdim, şehrin içindeki halimi sevebilirdim. Sana gelmek için dakikaları sayarak günleri geçirebilirdim. Ellerimin bomboş hali bu kadar yanlış ve anlamsız görünmezdi, birbirinin içine kolaylıkla geçen parmaklarımızın aksine. 

Ama bunu yapamazdık. Benim hayatımda yerin yoktu. Sana açabileceğim kadar alan yoktu. Seni çevreme tanıtma fikri dahi korkutucuydu, utanç vericiydi. Ne diyecektim insanlara? İşte benim bipolar, depresif, sekreter sevgilim mi? Seni kendi ortamlarıma nasıl sokacaktım? Bambaşka sosyal sınıflara aittik, kendini var edebilmiş insanlar yoktu çevrende. Bedeli babanın yaşamıyla ödenmiş ve sana bir lütuf olarak sunulmuş olan memuriyetin elinde olan tek şeydi. İnşa ettiğin hiçbir şey yoktu, yalnızca ayakta durmaya çalışıyordun; dediğin gibi, hayat tarafından sikiliyordun zaten. 

Hayat koşullarımız farklıydı dediğin gibi. Bir ilişkiyi yürütmek için gereken mental enerjinin olmadığının farkındaydım, görmeyi yeterince reddersem ortadan kaybolacağına yönelik çocuksu bir inadım vardı sadece. Birbirimiz için olmadığımızı anlayınca kendi yolumuza dönüp gitmemiz gerekecekti, ben uzatmaları oynamaya niyetliydim ama sen vakit kaybetmek istemedin. Odaklanman gereken daha büyük sorunların vardı.

Fakat benim anlam veremediğim şey, bütün bu ızdıraba rağmen elinden geleni denememiş olmandı. Belki de ayrıcalıklı bir pencereden bakıyorum ama yine de anlayamıyorum. Nasıl kendini daha iyi bir noktaya taşımayı düşünmezsin? Her ayağa kalktığında yürüyüp gitmek varken seni dibe çeken şeylere eğilip yeniden bakmanı zayıflık olarak görüyorum. Evet, seni zayıf buluyorum. Hırsının olmamasını, yalnızca kendini görmeni, tüm o yüzeysel endişelerini. Görünümüne duyduğun endişeyi, insanların seni bohem ve entelektüel görmesine duyduğun ihtiyacı. 

Bu bana saçma geliyordu işte. Doğal bir karizmaya sahip olduğumdan ve çevremde de hep buna benzer insanlar olduğundan senin var olma çaban, görünme ihtiyacın bana anlamsız geliyordu. Tam tersini istiyordum ben hep, gözlerin üzerimde olmamasını, rahat bırakılmayı, izole olmayı ve kendi dünyamda yaşamayı. Sana bu fırsat hiç sunulmadığından bulunmayı istiyor gibiydin hep. Yazılar, video kayıtları, storyler, öne çıkarılanların. Hepsi bu amaca hizmet ediyordu aslında, halka sunacağın karakterin hazırlığı. Olmayı dilediğin kişi. 

İşte bu noktada hissediyordum kıskançlığını. Belki direkt bana değil ama sahip olduğum tüm imkanlara ve şansıma duyduğun haset bakışlarından ve ses tonundan okunuyordu. Kendinden nefret ettiriyordum, yapamadıklarının ağırlığı altında ezildiğini hissediyordum. Denk değildik. Her ne kadar kabul etmek istemesem de toplumun normuydu bu, sosyal statümüz yalnızca mesleğimizle değil, onun getirdiği imkanlarla da belirlendiğinden bu farklılığı göz ardı etmek çok zordu. Aynı imkanlara sahip değildik, bu kadar basitti işte. Benim hayatımı yaşamayı hayal bile edemezdin; benim kadar özgür olmayı, bağımsızca hareket edebilmeyi, sahip olduğum bağlantıları. 

Çaresizce sunduğun yanımda olma teklifleri işe yaramıyordu. Benim halledemeyeceğim ve sana çözümü için başvuracağım bir derdim olamazdı. Günlük rutinindeki bayağılık ve amaçsızlık rahatsız vericiydi, neredeyse bir bitki gibiydin, çarkın dönmesine zerre etkisi olmayan bir dişli. Öylesine dönüp duran; varlığı da, yokluğu kadar önemsiz.

Yetmezdi ki. Yetmeyecekti bu. Her şeyi kendim yaptığım yetmezmiş gibi senin yükünü de taşıyamazdım. Bana gerçek bir sevgililik sunamazdın. Ne zaman benim kadar düşünceli oldun ki? Tek yaptığın yazdığın günaydın ve iyi geceler mesajıydı. Ne yedin, ne içtin, neredesin? Zul olmuştu sana cevap vermek. Bana haber ver. Neyi? Ne yapacaksın? Gerizakalıca flört tekniklerin, cinsel imaların, son harfini allahına kadar uzattığın kelimeler. Saçma sapan randomlarla içine sıçtığın diyaloglar, hep benim anlamlı konuşma girişimlerim. 

Zekan benimki ile ahenkli değildi. Çoğu zaman seni ne kadar idare etmek zorunda kalacağımı düşündüm hep. Bir çok soruyu tekrar tekrar soruyordun, bazı şeyleri kafanın almadığı o kadar belliydi ki. Kapasiten ortadaydı; imla hatalarından, arkadaşlarından, mizojen espirilerin ve küfürlerinden, güldüğün videolardan, dublajlı film izlemenden, eğitimsiz olmandan, nefsine hızlı yenilmenden, çulsuzluğundan, hiçbir hobinin olmamasından.

Olmak istediğin kişi ile olduğun kişi arasında uçurumlar vardı. Seni hatırladığım ve idealize ettiğim versiyonuna dönüştürmek imkansızdı. 

Gerçek ancak bu kadar uzak olabilirdi. Çiğliğin, olayları hatırlayışındaki çarpıklık benimkinden bile fazlaydı. Kendini gördüğün yansımalar hep tutarsızdı; ya bir azizdin, ya da bir deli. Beni bir şeylere zorlamadığını ve bana küfür etmediğini söylemişsin, daha fazla alçalabilir miydin? Beni engelledin. Bana küfür ettin. Beni seninle birlikte olmaya zorladın, olmayınca duygusal şiddet uyguladın. Cevaplar vermedin. Bir çok soruma yanıtın şuydu: bunu asla öğrenemeyeceksin. Sadistçe aldığın bir zevk vardı bundan, beni boşlukta sürüklenir bırakmaktan, kontrol altına tutmaya çalışmaktan. Yönlendiremeyeceğini ve sana uymayacağını bildiğin hayatımda etkinin olacağı tek şey buydu belki. Benim soru işaretlerimin çokluğu.

Benimle yüzleşmedin. Neden bilmiyorum, bu konuda ancak hipotez yürütebilirim. Ancak bunun bir önemi yok. Çünkü muhatabım yok. 

Öfkeliyim. Üzgünüm. Üzüntü ve öfke dalgalar halinde geliyor, geçene kadar nefes alamıyorum. İkisi de eşit derecede yıkıcı. İkisi de haksızlığa uğradığım hissini pekiştiriyor, mantığımı devreye sokmamı engelliyor. Doğru dürüst vedalaşma şansını sunmadın bana. Öfkem kustuğum o mesajlara verdiğin cevaplarla yerle bir ettin beni. Onurumu zedeledin. Beni hiç mi sevmedin sorusunun sana iletilmediğini görünce donakaldım, bunu beklemiyordum işte. Seni seviyorum mesajıma verdiğin istemiyorum aq cevabından daha beklenmedikti. Kanım çekildi uzuvlarımdan, kukla gibi boynum eğik kalakaldım öylece, odamın ortasında yere çökmüş vaziyette. Bu kadar çirkinleşebileceğini düşünmüyordum. Mayanın ne olduğunu görmeyi, bir kez daha yenilmeyi, geride kalan olmayı. Nezaketin de oynadığın karakter gibi sahte ve muhtemelen çalıntıydı. 

Bunu hak etmedim. Söküp atamıyorum bu düşünceyi. Manası olmadığının farkındayım. 

Çünkü belki de hak ettim. Sen tüm çıplaklığınla karşımda durup yardım isterken gördüğün nihilist tavrım hiçbir şekilde seni anlamayacağımı fark ettirdi sana. Dürüst olalım, anlamıyordum da. Bir çok derdinin temelini anlamıyordum, görmek istiyordum merakla, ama anlamıyordum işte. Soruların ıskalıyordu hep, geçiştirdiğimin farkındaydın, dürüst olmadığımın. Günlük meselelerde dahi açık konuşmuyordum seninle, sana uyumlu bir profil çizmeye çalışırken benliğimi ne denli karanlıkta bıraktığım seni rahatsız ediyordu.

Mesajını alınca şaşırmadım bu yüzden. Önceki iki günü seni atlatmaya çalışarak, görmeyi erteleyerek geçirmiştim. Bir anlık gafletle bunu itiraf edince sen de sonu getirmeye karar verecektin, biliyorum, son seferde olduğu gibi. Bazı sınırların olduğunu ve test etmeye gelmediğini.

Yine de böyle bitmemeliydi, değil mi? Tüm suç benimmiş gibi hissediyorum bu noktada, ve ne bana ne de Sarah'a söylediklerinde avuntu bulabiliyorum. Bu değildi ya. Bu kafa karışıklığını hak etmedim. Sorularımı yanıtsız bırakmanın beni darmaduman edeceğini biliyordun, bu yükle yapayalnız bırakman adil değildi. Kendimi ifade etmeme izin vermen gerekiyordu.

Kabul edelim; kendimi ne kadar ifade edersem edeyim bazı inanışları bırakmam zor. Senin 'O' olduğun inanışı misal, içimde kök saldı. Zehirli bir sarmaşık gibi hızla ilerleyip önüne çıkan her şey yutuyor. Girdabın içindeyim yine. Ben buyum, kimseyle bir ilgisi yok. Ortada hiçbir şey olmasa da o girdabı kendi ellerimle yaratırdım yine. Fazla analiz etmeye alışkınım, en ufak meselelerden dahi kendime yöneltebileceğim suçlamalar çıkarmaya hazırım. Hayatta kalmaktan dahi suçluluk duyan biri nasıl devamlı yeni işkence metotları aramaz ki? 

Sana hitap etsem de bu yazı kendim için yazıldı. Unutmayayım diye. İyisiyle kötüsüyle burada kalsın istedim hikayemiz. Biliyorum ki geri dönüp okuduğum kelimelerin nasıl yollarını bulup içimden çıktıklarına hayret edeceğim.

Yeni kişiler bulacağım, farklı şehirlere gideceğim. Başka yüzlerimle tanışacağım, unuttuğum yüzlerimle yeniden karşılaşacağım. Seveceğim yeniden, çünkü sevgiyi sende bulmadım. Sevgi hep içimdeydi. 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

low, low and low

i want it all, i just can't figure it out

midnight blue citrus